Bir fikir platformu olarak hedefimiz ,kutuplaşmanın giderek arttığı,fay hatlarının keskinleştiği,siyasetçilerin sadece şehit cenazelerinde bir araya gelip konuştuğu ülkemizde,Yeni Siyaset Kültürü'nün oluşumuna katkı sağlayarak,Yeni Siyaset İnsanlarına ,Siyasette Bende Varım dedirtmek.

Osmanlıdan Günümüze Aydınlarımız

 

İstiklal ailesi içinde ki ilk yazım,bu vesileyle Genel Koordinatör  dostum Bilal  İşgören Bey’e teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum.

15.yüzyıldan itibaren Batı toplumunda tanık olduğumuz Reform ve Rönesans gibi iki önemli yenileşme hareketi, Tanrı karşısında insanın özgür olması ve akla yönelik kararlar almasında her iki eylem biçimin etkisi büyük olmuştur. Reform bireysel ve özgür kişiliği, Rönesans ise akla dayalı bir aydınlanma çağını meydana getirmesi nedeniyle Batıda milli aydın tipinin yükselişine tanık olmamıza sebep olmuştur. Tarihine  sorumlu, kültür ve değerlerini temsil eden bir kadro Rönesans ve Reform gibi önemli alt yapı çalışmaları ile pekiştirilmiştir. Bugün İslam Alemi’nin, İslam Coğrafyasının belki de en büyük sıkıntısı Rönesans ve Reform süreçlerini yaşamamasıdır. Fransız Devrimi ile aksiyon alanına çekilen eylem biçimleri, ulusal değerlerine sahip yeni bir aydın ve yönetici tabakanın toplum yapısının kaderine el koyması neticesini yaratmıştır. Ulus-Devlet gerçeği veya duygu, düşünce özgürlük ve bireysel haklar açısından bir ortak paydada birleşme eğilimi Rönesans ve Reform gibi iki önemli toplumsal devrimin sonucu gerçekleşmiştir. 

Aydınlanma veya akıl çağının gündeme gelmesi üst elit tabakanın filizlenmesini hazırlamıştır. Oysa Osmanlı toplum yapısı bu tür bir gelişimin dışında kalmıştır. Osmanlı döneminde askeriye ve bürokrasinin sürekli Enderun sınıfının sorumluluğuna terk edilmiş olması da Batılı anlamda bir burjuva tabakasının doğuşuna set çekmiştir. Arnold Toynbee’nin tarihi yapan yaratıcı aydınlardır  tarzındaki görüşü, ülkemiz kozmopolit aydın kadrosu açısından geçerli kabul edilemez. Ülkemizin açmazı, gümrük bekçisi veya kilit adam rolünü oynayan bir kadronun toplum yapımızda filizlenememesidir. 

Öncelikle Türk entelijansiyası, yetiştiği sosyal çevre, kültür ve değerler sistemiyle sosyal bunalımları yönlendirmede etkin rol oynamaktadır. Batı norm ve değerleriyle beslenen bu elitistler, her şeyden önce kendi toplumlarına ait kültür ve inanç sistemlerine yabancılaştıkları için, bir katalizör olarak Batıdan aktardıkları yeniliklerin milli kültür standartlarıyla ne ölçüde uyum sağlayıp sağlayamadığı hususunda köklü bir düşünceye sahip değildirler. Bu yüzden Türk elitistleri bazı gelişmekte olan ülkeler örneğinde görüldüğü gibi kendine dönüş yaparak milli bir modeli yeniden canlandırma sürecini başlatmada henüz belirli standartlara ulaşmış sayılamaz. 

Türk aydını üzerinde geniş deneyimi bulunan Philips Schwartz 1933 yılında yapılan üniversite reformu neden başarısız geçti adlı 1968 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan bir makalesinde önemli sosyolojik ipuçlarını ortaya koymaktadır. 18 yıl ,Türk milletinin her tabakasıyla yaptığım sıkı tamaslarımın neticesinde üniversite reformunun başarısızlığında iki önemli etkenin rol oynadığını düşünüyorum demiştir. Birincisi Türk aydınlarının çoğunda olan derin kökleri olan yetersizlik duygusudur. İkincisi de gerek aydınlarda, gerekse halkın birçoğunda Türk milletinin geleceğini yönetenlere karşı var olan güvensizliktir. Buradan önce yetersizlik duygusunu ele almak istiyorum. Aslında baktığınızda birçok üst konumda olan kişi kendisini de çok önemli görmektedir ama gerçeği biraz araştırdığınız zaman yetersizlik duygusunun hayret edilecek ifadeleriyle karşılaşırız. Kaç kez Türk meslektaşlarımdan şu tarzda hitaplara maruz kaldım: Siz Türkiye’yi tanımıyorsunuz burada hiçbir şey yapılmaz.

Çoğunlukla rastlanan sathi bedbinlik, haksız eleştiri iptilası, hakikatlerin ve olayların yanlış bir açıdan takdimi, daima haklı çıkma hırsı, böbürlenmek, gösterişe düşkünlük, toleranstan yoksunluk, başkalarına nispetle daha iyi olma iddiası, görünüşü kurtarma arzusu, bütün bu gibi vasıfların neticeleri günlük hayatta bile çok derin tesirler yapmaktadır. Eğer idareciler sınıfında olumsuz bir ayıklanma cerayan ediyorsa bunun nedenleri de bu ruhsal unsurlarda aranmalıdır. Yukarda zikredilen ikinci neden, yani güvensizlik unsuru da bu birinci nedenle çok yakından ilgilidir. Bütün bu sebeplerin sonucunda aydınların çoğu kendi kişisel kaderlerini milletinden ayırmakta haklı olduklarını zannetmektedirler. Vatanları için ölmeyi göze alanların çoğunda vatan için yaşamak arzusu çok gevşektir. Bundan dolayıdır ki hayat mücadelesinde hile, kanundan daha büyük bir itibara sahiptir. Kurnazlık, bilim ve sanat bakımından yaratıcı dehadan daha yüksek bir kıymet taşımaktadır. Üniversitelerde mevcut olan mevkiler, birçoklarınca hayat gayesi olarak telakki edilmektedir. Bilakis ancak dışardaki kişisel ve maddi işler için bir temel olarak kullanılmaktadır. Türk üniversitelerinde uzun süre hizmet gören Prof Dr. Phillips Scwarz’ın üniversite reformunun başarısızlığı gibi önemli bir yenileşme hareketini Türk tarihinin gelişimi ile ilgili görmesi düşündürücü olsa gerek. Bu üst elitistlerin kişilikleri üzerine yürütülen karakter tahlillerinde rastladığımız ‘’vatan için yaşama arzusunun çok zayıf olması, yaşam kavgasında hile ve kurnazlık gibi değerlerin egemenliği hepimizi düşündürmelidir. Tarihsel çizgiden kaynaklanan üst sınıfın yapısallaşması, halkı dışlayan farklı bir dünya görüşünün temsilciliğinden kaynaklanmaktadır. Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı bile bu iki farklı kültürün bakış açılarının bir yansımasıdır. İki tabaka arasında bir kültürel diyalog olmadığı gibi iki edebiyat arasında bile yaklaşma yoktur. Bu ikili yapı ne acıdır ki günümüzde de kimliğini sürdürmektedir. 

Bütün bunların ışığında  tarihsel boşluğa karşı tepki unsuru olarak ortaya çıkan İslami direnişte gözlediğimiz sosyolojik motiflerin, halkın kültür ve değerlerinden ziyade bu kozmopolit sınıfın Batı kökenli değerlerine yönelik kodları birer sosyolojik şifre olarak kullanmaya başlamaları trajik-komik bazı sonuçlarda yaratmaktadır. Gerek İslamcı gerekse Laik zenginleşme sürecinde odak noktaları birleşmekte, zevkler, eğlenme ve tüketim norm ve değerleri aynı çizgide kesişmektedir.

İslami kesimde de maalesef zenginleşenlerde temel bir kültür olmayınca bende var onda yok türü bir gösteriş ekonomisinin içine girilmiştir. Bu aslında reaya insanının Enderunileşme sürecinin bir parçasıdır.

Osmanlı Kalemiye ve Mülkiye tabakalarının soyal tarihini inceleyen ve bu alanda ilk kez doktora tezi hazırlayan Carter V.Findley’in isabetle belirttiği gibi: Osmanlı’da yönetimin Türkler’in değil, tarihsel olarak Padişah’ın Kul’u sayılan ve Osmanlı Müslüman devlet kültürünü benimsemiş kozmopolit bir yönetici sınıfın elindeydi ve  bu üst sınıfın anatomik yapısı, Cumhuriyetin kurulmasıyla da bir iyot tabakası gibi havaya uçmadığına göre tüm özelliğini devam ettirmiştir. Toplumdaki değişmeyi, yenilikleri bir gümrük bekçisi veya kilit taşı olarak yönlendiren ulusal aydın kimliğinin tarihsel süreç içinde yırtılması, dejenerasyonu günümüzde de sosyo-patalojik gerginliklerin adeta resmi geçitine sahne olmaktadır. Bergson’un Yaratıcı Evrim adlı eserinde çağımızı ‘’Ruhu küçülen bedeni büyüyen bir oluşuma’’ benzetirken üzülerek belirtmek isterim ki Türkiyemiz bu tanımın tam kalbinde yer almaktadır.

 

Faik Tunay

24.Dönem İstanbul Milletvekili, İş insanı

www.faiktunay.com.tr